Huzur Evi değil! Hüzün Evi, orası... Hüzün Evi...

Huzur Evi değil! Hüzün Evi, orası... Hüzün Evi...

Bu haber 3571 kez okunmuş ve görüntülenmiştir.

Anadolu Lisesi yıllarımdan sınıf arkadaşım telefon etti bir gün: -Özlen’cim hep görüyorum yazılarını, şiirlerini. Öyle keyifle okuyorum ki; sanki teneffüslerde o ağacın altında berabermişiz gibi.”

Ben .......... Huzur evinde yöneticiyim 3 yıldır. Çocuk yuvasındaki röportajını okuyunca aklıma geldi. -Neden burası için bir yazı yazmıyorsun toplumun yararına sunmuyorsun? -Haklısın, belki de yazarım… Randevu defterlerimize baktık karşılıklı ve gün ayarladık. Nihayet bu gün buluşacağız. * Ruhsuz binanın merdivenlerinden içeri girdiğimde derin bir hüzün kokusunun her yeri kapladığını hissettim.

Hayatın ağır çilelerinden kalma derin çizgiler taşıyan yaşlı insanlar gördüm koridorlarda… Alnı kırışmış, beli bükülmüş bir teyze oturuyor kanepede… Yorgun bir beden uzanmış yatağa ve bakıyor sürekli tavana… Feri tükenmiş, yok olmuş bir çift göz bakıyor bize… Titrek bir ses konuşuyor elleri titreyerek… Gözyaşları gözünün içinde bir yerde hazır bekliyor… Arada bir damla gözyaşı süzülüyor aşağıya… Elinde hazır bekleyen peçete… Siliyor gözyaşını… Adeta bir hüzün kelepçesi ile dolaşıyorlar hüzün evinin koridorlarında ve bahçesinde. Hüzünle birlikte yavaş yavaş yürüyorlar... * Hepsinin ayrı bir hikâyesi var…

Her bir hayat ayrı bir hüzün…

Ben dikkatli ve buruk bir şekilde etrafa bakınırken ileride yeşil işlemeli kadife eşofmanının içinde gayet bakımlı zarif bir hanımla göz göze geldik. O çok farklıydı diğerlerinden. Sanki uzak bir tanıdık gibi sıcak, meraklı, kaçamak bakışmalar... Yanına gittim. “Merhaba!” derken elini uzattı, “Ben Yıldız. Siz tanımazsınız ama ben ünlü bir politikacının yanında ayırmadığı meşhur sevgilisiydim'' Ben kim olduğunu çıkartmaya çalışırken açıkladı adını. “Çok sevdim onu… Reklam aşkı değildi benimki. Gerçekten adamlığını sevdim Onun. Hep ünlü müzikhollerde sahne aldım. Çok popülerdim o zamanlar... Derken iktidar değişikliği beni de vurdu... O cezaevine, ben de mütevazı yaşamıma geri dönmek zorunda kaldım. Onsuzluk kadar parasızlık da vurdu adeta. Sonra zaman acımasız çarkını işletti ve ben ışıltılı bir dünyadan, kayan bir yıldızdım artık.

O şaaşalı günlerden eser yoktu.

Peşimden ayrılmayanlar bile görünce tanımaz ayağına yatıyorlardı. Eser kalmamıştı etrafımda fırıl, fırıl dönen insanlardan… Sonra bir gün cezaevinden çıkmasını umutla beklerken bir sabah gardiyan haber getirdi. Yaşadığı suçlamalara, cezaevi şartlarına daha fazla direnememiş, İntihar etmiş... Aslında haberi aldığımda o an ikimiz de ölmüştük. O cezaevinde ben evimde. Her gün biraz daha ölüyordum. Derken sevdiğim bir (politikacının aracılığıyla) Şimdi dünkü zamanların himayesinde buradayım.

Mutlu muyum? Bilmiyorum ki ben neyim; eski bir yıldız kırpıntısı mı, çok sevilen bir sanatçı mı, burada uzak diyarlara giden dönüşsüz gemileri bekleyen bir zavallı mı? Bilmiyorum...” Ne oldu bize? Ne oldu insanlığımıza? Ne oldu değerlerimize?

Uzun koridorda ilerlerken bir başka tonton teyzem önümü kesti: -Dur, yazdığım şiiri dinlemeden gidemezsiniz! Tamam, tontonum tamam... ''Utan ey hayırsız evlat utan!, Yerin dibine gir de utan! Mazeret bulmadan git aynaya bak da utan! Evin de yıkılsa, ocağın da sönse! Anne atılır mı? Baba atılır mı? Bil ki bu ahlar seni de bir gün bulur! O zaman ah edersin... İş içten geçmiş olur…'' Dışarıdan huzurlu gibi görünen, bu sessiz sakin binalarda, ne fırtınalar kopuyor kimbilir. Kaç anne anlatmak, haykırmak istedi duygularını, kaç anne yazmak istedi bilinmez. O annelerin adına yazdım bu satırları. Bu mektup huzursuz odalardaki yüreği yorgun annelerin sessiz çığlıklarıdır….

Ben anneler gününü hiç sevemedim biliyor musun?

Dünyalara sığmayan anne yüreğim huzursuz bir odaya hapsedildi. Ne sevmenin, ne anneliğimin bir anlamı yok artık… Çok üşüyorum. Hem parmaklarımda da can kalmamış sanki kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi…

Şermin Uysal

ETİKETLER :

ÖNERİLEN HABERLER

DEICMANN BANNER PEGASUS BANNER MG BANNER MC DONALD'S PENTİ İÇ GİYİM
POLİSAN CHAKRA ALIŞ GİDİŞ